Blog

Fotoğrafın Dili

 

Fotoğrafın Dili

İlk ne zaman yazı yazdınız, hatırlar mısınız? Kimimiz ilkokulda, kimimiz de ilkokuldan önce öğrenmişizdir harfleri. Kimbilir kaçımız minicik işaret parmaklarımızla duvarlara, halıların üzerine hayali harfler yazmışızdır büyük bir heyecanla, kargacık burgacık A, B,C... “Bu çocuk zehir gibi, şimdiden söktü yazmayı.” gibisinden övgüler de en büyük ödülümüz olmuştur o zamanlar. Tıpkı şimdilerde hevesle beklediğimiz sosyal medya laykları gibi.

Öğretmenimiz ilk okuma fişlerini gösterdiğinde kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu.

“Ali gel.”

“Okul açıldı.”

“Kalem al.”

“Yazı yaz.”

İşte buydu okumak, yazmak. O çocuk dünyamızda iki-üç haftada söküvermiştik. İlk zamanlar eğri büğrü de olsa bir süre sonra parmak kaslarımız alışmış olmalı ki, herkesin yazısı kendince bir karaktere bürünmüş, kişiliğini bulmuştu.

Çok değil, bir iki ay sonra artık kimse aferin demez olmuştu yazı yazabildiğimiz için. Ali gelmiyordu artık, okul da açılmıyordu. Fişler kalkmıştı, artık yeni şeyler söylemek, yazmak gerekiyordu. Yazının temel eğitimi bitmişti yani.

Şimdi -ne ilgisi var tüm bunların fotoğrafın diliyle?- diye sorabilirsiniz. İlgisi olmaz olur mu? Öğrenme ve ilerleme süreçleri hep birbirine benzemez mi? Yazının üretimini çocuk kafasıyla iki-üç haftada öğrenen insanlar, görüntünün üretimini kaç zamanda öğrenirler acaba? Çok mu zordur görüntüyü duyarlı yüzeye hapsetmeyi öğrenmek? Bu kadar ileri teknolojiyle çok da zor olmasa gerek! O halde gelelim konumuza.

Tıpkı yazıya ilk başlayan çocuklarınki gibi, fotoğrafa ilk başlayanların ilk ürünleri de “Ali gel.” kıvamındadır. Kimse de buna söz edemez. Fotoğraf heveslisi asar boynuna makinesini, gider temel eğitim kursuna, öğrenir enstantaneyi, diyaframı, isoyu, beyaz ayarını. Biraz kompozisyon, biraz alan derinliği, biraz da dijital müdahale derken başlar yazmaya ilk “Ali gel.”lerini. Bunlar genelde ilk kurs gezilerinde çekilen, sokak satıcılarının, camilerin, eski bir çarşı esnafının, masum çocuk yüzlerinin, kapı önlerindeki yaşlı nenelerin fotoğraflarıdır. Kimisi az, kimisi fazla pozlanmış; kimileri de tam kararında, tıpkı çocukların yazdıkları ilk yazılara benzerler. Hiç de ayıp değildir bu durum, yadırganacak birşey yoktur. Hikaye bu aşamadan sonra başlar.

Şimdi bir düşünün. Çocuğunuz okula başladı. İlk harflerini yazdı, ilk fişlerini kesti. İlk heceyi, ilk kelimeyi söktü. Artık kocaman yazıları, kısacık cümleleriyle resimli hikayeleri bile okuyor. Var mı bunda bir tuhaflık? Tabii ki yok. Peki ikinci sınıfta da hâlâ aynı şeyi yapsa ne dersiniz? Kaygılanmaz mısınız? İlkokuldaki bir çocuğun üç-dört sene fişlerdeki yazıları tekrar tekrar yazmasının çok tuhaf kaçacağını belirtmeme gerek bile yok sanırım.

Peki bu durum fotoğrafta neden bizi rahatsız etmez? Kaç kere çekilmesi gerekir parlak sera naylonlarının arasında altın noktada dondurulan insan silüetinin? Kaç layk almalıdır ters ışıkta sigara dumanında boğulan adam? Ya pamuk toplayan ırgat kız bakmalı mıdır kameraya, bakmamalı mıdır; büyük ustaların onayından geçmek için bir belediye yarışmasında? Hayatın yükünü taşır hep kağıtçı çocuklar, acıklı bir mısra eşlik eder kucağında bebeğiyle kırmızı ışıktaki anneye.

Dumanlar içinde torakçı silüetleri, ayna gibi parlayan leğenin önünde kıvılcımlar arasında kalaycılar, eşikte oturan ablasının yanında, kafası hafifçe kapıya yaslanıp eline bir şeker tutturulmuş , kocaman gözleri ve tombul yanaklarıyla masum çocuk yüzleri... Şuradan bir bisikletli geçmelidir, şuradan da bir kuş uçmalı.

Uluslararası yarışma katalogları birbirinin aynısı fotoğraflarla doludur. Hem de neredeyse aynı kişilerin aynı fotoğraflarıyla. Bir ormanın büyülü ışığında futbol oynayan budist rahipler, çamurlar içinde nefes nefese kameraya doğru koşan mandalar, kontrastın en keskiniyle adeta metalik bir görünüm kazanmış kırışık insan suretleri, ağzında balıkla yalıçapkınları, çiftleşen helikopter böcekleri, üzerlerine su sıkılmış minicik canlılar, her biri kadraja dikkatlice yerleştirilmiş sözüm ona oyun oynayan çocuklar, altın noktada eller, arkada flu suretler...

Yeni başlayanlar hedeflerini koymuşlardır artık. Bir gün onlar da bu karelerden çekecek, bir gün onların da böyle eserleri olacaktır.

Peki ne anlatır bize bu fotoğraflar, bir dili var mıdır? Derdi nedir üreticisinin, ne söylemek ister izleyenlerine? Altında bir fikir yatar mı?

Yaşar Kemal’in, Tolstoy’un, Hugo’nun, Steinbeck’in çocuk elleriyle yazdıkları ilk harfleri, bu büyük dil ustalarının, ilk harflerinin ardından nasıl evrildiklerini, nasıl kendilerine özgü bir dil yarattıklarını, dünya edebiyatına kazandırdıkları başyapıtları düşünürüm. Bu insanları büyük yapan yazdıkları harfler değil, o harflerin, o kelimelerin arkasında yatan düşünce dünyaları, fikirleridir.

İçinizde ne varsa, eserinize de onu katarsınız. Amaç sadece görüntü üretmekse cevabını vereyim: O kolay, görüntü bir şekilde üretilir. Makyajı yapılıp el gün içine de çıkarılır. O da kolay. Sonuç? Her tarafıyla estetize edilmiş, içi boş, kupkuru bir görüntü! Peki dil ne olacak?

Fotoğrafçı, klişeleri bir kenara bırakıp kendi dilini inşa etmelidir. Söyleyecek iki çift sözü olmalıdır şu hayatta. Taklit edilemeyecek tek şey özgünlüktür. O özgünlüğe ulaşabilmek için önce kendini tanımalıdır fotoğrafçı.

Şimdi ben bu yazıyı yazdım diye bu fotoğraflar çekilmeyecek mi? İnsanların hakları yok mu bu fotoğrafları çekmeye?

Sözlerim yanlış anlaşılmasın. Kimsenin ne çekip ne çekmeyeceğine karışamam, kişiliğim buna müsaade etmez. Herkes istediğini yapar. Bu yazı daha çok fotoğrafa yeni başlayanları hedef alan bir sesli düşünmedir diyelim. İsteyen iyi niyetli bir tavsiye olarak alsın.

Mehmet İlbaysözü, 23.03.2017, Adana

Fotoşopsuz ölüm, yeterince acı değildir!

Fotoşopsuz ölüm, yeterince acı değildir!

Dijital teknolojiyle birlikte fotoğraf üretim tekniklerinde de doğal olarak değişiklikler oldu. Değişime karşı çıkmak haddimiz değil. Bilgisayar ortamında ya da diğer adıyla aydınlık odada yapılması gereken, baskı  ya da sunum öncesi gerekli müdahalelere söz de edemem. Fotoşopta bir fotoğrafa dokunmak illa onu manüple etmek anlamına da gelmez. İster en ilkel kameralarla çekilmiş olsun, ister efsanevi mekaniklerle, isterse teknoloji harikası bilmem kaç milyon piksel binlerce dolarlık markalarla!... Son ürün, yani fotoğraf; fotoğrafçının karakteriyle ilgilidir. Yeter ki istesin, fotoğrafrafçı yalan söylemenin ya da yalan olmasa bile istediği kadar ve istediği biçimde göstermenin binlerce yolunu bulabilir. Hoş; en dürüstümüz ne kadar objektif olabiliriz, o ayrı bir tartışma konusudur ki, sayfalar yetmez anlatmaya. Sonuçta camın arkasındaki etten kemikten bir adem! Ne kadar objektif olabilirse artık?

Neyse, bu kadar açıklama yeter herhalde? Konumuza girelim.

Fotoğrafta yeğenlerinin cansız bedenlerini taşıyan iki amcayı görüyorsunuz.

İki yaşındaki Şuayip Hicazi ve dört yaşındaki ağabeyi Muhammed, İsrail tarafından yapılan bir hava saldırısında babaları Fuad’la birlikte evlerinde can vermişler. Aynı saldırıda anneleri ve dört kardeşleri de yaralanmış. 14-21 Kasım 2012 arasında süren bir haftalık bombardımanda, ilk gün askeri hedefler vurulmuş, sonrasında operasyon genişletilerek Hamas militanlarına yataklık yaptıkları gerekçesiyle sivil alanlar da hedef alınmıştır. Bu süreçte yüz üçü sivil olduğu tahmin edilen yüz elliden fazla kişinin hayatını kaybettiği, ölen sivillerin en az 30 kadarının çocuk olduğu bildirilmiştir.

Fotoğraf, 2013 yılı World Press Photo ödüllerinde haber kategorisi tek fotoğraf dalında birincilik ödülünü aldı. World Press Photo tarafından ödüllendirilen bu fotoğraf üzerine çok konuşuldu. Daha sonra manüple edildiği gerekçesiyle şikayet edildi. İnceleme sonucunda fotoğrafın olayı çarpıtacak biçimde değiştirilmediği, üzerinde sadece bölgesel gölgelendirme, açma işlemleri yapıldığı anlaşıldı ve fotoğraf diskalifiye edilmekten kurtuldu. Yani fotoğraf aklandı.

Aklandı aklanmasına da ben bir baba olarak ara ara bu fotoğrafa bakmaktan kendimi alamıyorum. Derdim fotoğrafçıyı yerden yere vurmak da değil ancak anlamaya çalışıyorum. Neden bu fotoğraf manüplasyon tartışmalarının konusu oldu? Fotoğrafa bakar bakmaz anlıyoruz ki fotoğrafçı bölgesel müdahalelerde bulunmuş, yer yer aydınlatmalar, karartmalar yapmış. Bu bir sunum biçimi olabilir, onun tarzı olabilir, burada bunlardan bahsetmeyeceğim. Herkesin tercihleri vardır. Dijital çıktı, mertlik bozuldu saçmalıklarına da girecek değilim. Burada mertliğin tanımını yapacak kadar hadsiz de değilim.

Benim kafamı kurcalayan asıl soru şu: Biçim ve teknik tartışmaları konunun ve içeriğin önüne geçmeli mi? Diyelim ki geçecek, nerede, ne zaman? Hangi fotoğraflarda ya da hangi konularda? Yeğeninin cansız bedenini taşıyan bir amcanın fotoğrafıyla, stüdyoda yapay ışık altında pozlanmış birkaç meyve fotoğrafına aynı eleştirel gözle bakabilir miyiz?

Paul Hansen’in kariyerine ve fotoğraflarına baktığımda Tayland’dan Libya’ya, Pakistan’dan Haiti’ye, Norveç’ten Amerika’ya dünyanın birçok bölgesinde yaşanan dramlara, trajedilere tanıklık ettiğini görüyorum. Savaşlar, tayfunlar, hastaneler, hapishaneler... Fotoğraflarında öyle abartılı bir müdahale, makyaj yok. Gördüklerini sade bir dille aktarmış izleyenlerine. Konularına hakim, nerede durması gerektiğini bilen bir fotoğrafçı portresi var görüntülerinde. Geniş açıyla olayların tam içinden konuyu aktarması fotoğraflarına ayrı bir derinlik, güç ve inandırıcılık katıyor. Bir fotoğrafçının olabileceği kadar objektif, soğukkanlı bir tanık duruyor karşımızda. Bu yazıya konu olan fotoğrafı, tanıklık ettiği trajedilerden sadece birisi.

Fotoğraflarında makyaja hiç de ihtiyacı olmayan böyle bir fotoğrafçının manüplasyon tartışmalarına konu olması üzdü beni. Bu fotoğrafta normalin üzerinde bir müdahale olduğunu kabul etmeme rağmen, tüm işlerine bakınca Hansen’in değerini alçaltıcı abartılı bir durum görmüyorum. Ancak keşke bu kadar müdahaleyi bile yapmasaydı demeden de edemiyorum. Kafamda deli sorular dolaşıyor?

Bu fotoğraf ödül alsa ne olur, almasa ne olur? Hafifçe bir kontrast ayarı yapılıp gösterilemez miydi bu fotoğraf tüm dünyaya? Savaşların ortasında, ateş altındaki trajedileri kaydeden fotoğrafçıların ödüle ihtiyaçları var mı? Ölümün, acının, perişanlığın görüntüleri ödüle konu olmalı mıdır?

Büyük tehlikeler altında bu çalışmaları yapan habercilerin maddi açıdan desteklenmeleri gerektiğini asla gözardı etmiyorum. Ancak bunun başka bir yolu bulunamaz mı?

Fotoğraftaki hangi bölgesel tonlama, bir ölümü daha acı hale getirir? Anlaşılan o ki, ödüllere malzeme olmuş imgeler dünyasında, gerçek artık yeterince gerçek değildir. Ölüm yetmez, fotoğraf nefis olmalıdır!

Mehmet İlbaysözü, 11.03.2017, Adana

Adana Uluslararası Tiyatro Festivali Kapanış Seremonisi 2015

  • Theater Festival Closing 2015 (1)
  • Theater Festival Closing 2015 (2)
  • Theater Festival Closing 2015 (3)
  • Theater Festival Closing 2015 (4)
  • Theater Festival Closing 2015 (5)
  • Theater Festival Closing 2015 (6)
  • Theater Festival Closing 2015 (7)
  • Theater Festival Closing 2015 (8)
  • Theater Festival Closing 2015 (9)
  • Theater Festival Closing 2015 (10)
  • Theater Festival Closing 2015 (11)
  • Theater Festival Closing 2015 (12)
  • Theater Festival Closing 2015 (13)
  • Theater Festival Closing 2015 (14)
  • Theater Festival Closing 2015 (15)
  • Theater Festival Closing 2015 (16)

Adana yine halka açık bir açıkhava gösterisine evsahipliği yaptı. Bu sene 17.si gerçekleştirilen Sabancı Vakfı – Uluslararası Adana Tiyatro Festivali’nin kapanış gösterisinde Alman Tiyatro Grubu Pan-Optikum, TRANSITion adlı açıkhava gösterisini sahneye koydu. Adana Tren Garı önündeki alanda yoğun yağmur altında yapılan gösteriye Adanalılar büyük ilgi gösterdi.

TRANSITion hakkında

Aksiyon tiyatrosu türünü klasik tiyatro ile harmanlayan TRANSITion, toplumlarda ve insan topluluklarında birlikte yaşamakla ilgili bir oyun ve temel bazı felsefi sorular sormaktadır: Bizi tepeden izleyen kim ya da nedir, göklerde birileri var mı? Bizden daha büyük bir güç var mı yoksa evrende yalnız mıyız? Var oluşumuz yer küreyle mi sınırlı yoksa her şey biz ölünce bitiyor mu?

Oyunda, hem günümüz karakterlerini hem de Kadmos ve kör kahin Theresias gibi Yunan mitolojisinin karakterlerini görüyoruz. Karakterler, tarihin farklı dönemlerinde mutluluk arayışındadırlar ve sürekli olarak savaş ve mücadele döngüleri içinde betimlenirler.

Oyunun finalinin ardından, aklımızda yeni bir soru yer etmeye başlar: Acaba hepimiz tek bir genel var oluşun parçası olabilir miyiz ve böylece evrendeki her insanla bağlantılı olabilir miyiz?

Kaynak : http://www.adanadt.gov.tr/web/festival/acikhava.html

Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu

Adana Portakal Çiçeği Karnavalı 2015

  • Orange Blossom Carnival (1)
  • Orange Blossom Carnival (2)
  • Orange Blossom Carnival (3)
  • Orange Blossom Carnival (4)
  • Orange Blossom Carnival (5)
  • Orange Blossom Carnival (6)
  • Orange Blossom Carnival (7)
  • Orange Blossom Carnival (8)
  • Orange Blossom Carnival (9)
  • Orange Blossom Carnival (10)
  • Orange Blossom Carnival (11)
  • Orange Blossom Carnival (12)
  • Orange Blossom Carnival (13)
  • Orange Blossom Carnival (14)
  • Orange Blossom Carnival (15)
  • Orange Blossom Carnival (16)
  • Orange Blossom Carnival (17)
  • Orange Blossom Carnival (18)
  • Orange Blossom Carnival (19)
  • Orange Blossom Carnival (20)
  • Orange Blossom Carnival (21)
  • Orange Blossom Carnival (22)
  • Orange Blossom Carnival (23)
  • Orange Blossom Carnival (24)
  • Orange Blossom Carnival (25)
  • Orange Blossom Carnival (26)

2015’te Adana’da 3.sü kutlanan Portakal Çiçeği Karnavalı, Türkiye’nin ilk sokak karnavalı olma özelliğini taşımaktadır.

Her yıl portakal ağaçları Nisan’ın ilk 3 haftasında çiçeklenir ve kokularını şehrin sokaklarına verirler. Bu genç karnaval da Nisan’ın ilk haftası kutlanır.

Halen Toyota Türkiye CEO’luğu ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüten bir Adanalı, Ali Haydar Bozkurt’un düşüncesi ve çabalarıyla ilk olarak 2013’te hayata geçirilmiştir.

Kendi sözleriyle ifade edersek :

“...Biz çocukken Adana’da şehir merkezine çok yakın portakal bahçeleri de vardı. Ve, akşam üzeri oldu mu, rüzgar o bahçelerden topladığı portakal çiçeği kokularını şehrin sokaklarına taşırdı... Geçtiği her yerde dalga dalga çarpardı yüzümüze... Şimdi şehir merkezindeki portakal bahçeleri yok belki ama, tüm sokaklardaki portakal (turunç) ağaçları ve şehir merkezindeki parklardaki ağaçlar sayesinde, yürüdüğünüz tüm caddelerde aynı kokuyu bulabilirsiniz...” (http://www.nisandaadanada.com/WebSite/Display.aspx?MyContentGroupID=3)

Portakal Çiçeği Karnavalı’nın herhangi bir politik ya da ticari amacı yoktur. Sadece Adana’nın güzelliklerini paylaşmayı ve her yıl şehri daha fazla insanın ziyaret etmesini amaçlamaktadır. Karnavala katılım halkın desteğiyle her geçen yıl artmaktadır.

“Adana, Türkiye’nin en kalabalık şehirlerindendir ve tarihteki adıyla Kilikya olarak bilinen Çukurova’ya geçiş kapısı pozisyonundaki Akdeniz’in en kuzeydoğu ucunda bulunur. Bu büyük düzlük , verimli arazi, Toros Dağları’nın güneydoğusu boyunca uzanır.

Adana’nın göbeğindeki Tepebağ tümülüsünün geçmişi, M.Ö. 6000’li yıllardaki Neolitik Dönem’e ve ilk insan yerleşim zamanlarına uzanır. Çukurova Bölgesi’ndeki en eski şehir olarak kabul edilir.” (2)

 

 

(1) Bu bölüm Wikipedia’dan alınmıştır. https://en.wikipedia.org/wiki/Adana

Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu  Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu Mehmet İlbaysözü, Mehmet Ilbaysozu