Herkes Paris’i Fransa’nın başkenti zanneder ama aslında babamdan bana kalan miras olduğunu bilmezler. Babamı hiç tanımadım. Ben daha bebekken göçüp gitmiş bu dünyadan. Öldüğünde 29 yaşındaymış. Çocukluğum, çevremdekilerden babamın anılarını dinlemekle geçti.
Baban solcuydu derlerdi. Bir de Allah’a inanmazmış. Türkiye’de, 70’li yılların güneydoğusunda, bizimki gibi muhafazakar bir aile için kabullenilmesi zor bir durumdur bu. Nenem çok kızardı bu sözleri duyunca. Oğlum diniyle imanıyla gitti derdi. Çocuk aklımla bu söylenenlere üzüleyim mi, sevineyim mi, bilemezdim. Ancak bunların ardından bir şey daha söylerlerdi ki hep o anı bekler, her duyduğumda da yaşadığım gururu tarif bile edemezdim: “Solcuydu, dinsizdi ama çok dürüst adamdı, çok cesurdu, hiçbir şeyden korkmaz, inandığı şeyin ardından giderdi. Kimseye yalan söylemez, kimseyi incitmezdi…”
Hangi inançla gittiğini bilemem ama gidişi annemle bana çok zor bir hayat bırakmıştı.
Babam kasapmış ama bir kasaptan beklenmeyecek derecede kitapları severmiş. Annem anlatırdı; hastalığından dolayı gözlerini kaybedince kitaplarını anneme okutur, kendisi dinlermiş. O dönem kitaplar sakıncalı görülürmüş. Aileler çoğu zaman bir baskın falan olur da başları belaya girer diye kitapları sobada yakarlarmış.
Büyüdükçe babamı merak etmeye başladım. Ondan bir parça kalmış mıydı acaba? “Kol saati, radyosu, tıraş makinesi ve evlilik yüzüğü var” derdi aile büyüklerim. Bir de fotoğrafı vardı ahşap bir çerçeve içinde, bir beze sarılı, eski bir sandığın en dibinde. Nenem ağlamak istediğinde, evdeki diğer kadınların tüm itirazlarına rağmen, bin yeminle sandıktan çıkarmalarını ister, tahta sandığın kilidi açılır, ahşap çerçeve bir tören havasında çıkarılır, bez yavaşça aralanır ve babamın sararmaya yüz tutmuş siyah beyaz sureti, üzgün bakışıyla aramıza katılır ve odada toplanan kadınların yaklaşık bir saat sürecek ağıt seansları başlardı.
Babamın hatıralarını ne zaman istesem, “henüz zamanı değil, büyü, elin ekmek tutsun, evlen, o zaman veririz” diyorlardı. Yıllar geçti, ben büyüdüm ama babamın hatıraları tek tek kayboldu.
Meğer bir de kitap kalmış babamdan, sonradan öğrendiğim. Mavi kapaklı, deri ciltli, sayfaları yıllar içinde sararmış kalın bir kitap. Victor Hugo’nun Sefilleri. “Halk Yayınevi İftiharla Sunar” yazıyordu kapağı açtığımda. Dokuz yaşımdaydım. Kitap 500 sayfadan fazla, içinde resim bile yoktu. Bu büyüklerin okuyabileceği bir kitaptı ama ben de erken büyümüştüm zaten.
Oturduğumuz mahallede bir mücellit buldum, kitabın dağılan cildini yeniden ciltledik. Bu süreçte mücellite çıraklık yapmıştım.
Kitabı bitirdiğimde artık dokuz değil, babamın öldüğü yaşta gibiydim. Babamdan kalan miras, beni başka diyarlara götürmüş, başka insanlar tanımama vesile olmuştu. O günden sonra hiç eski ben olamadım. Hep Paris’i düşledim; hatta sadece Paris de değil, tüm dünya rüyalarımdaydı. Yaşadığım sokak, yaşadığım şehir dar geliyordu. Diller öğrenmeliydim, bu sokaktan, bu şehirden, bu ülkeden çıkmalıydım, başka yerler tanımalıydım, Paris’i tanımalıydım.
Paris düşlerime girdiğinde dokuz yaşımdaydım, orayı ilk ziyaretimde ise artık otuz üç yaşında bir yetişkindim. O günden sonra her fırsatta gittim.
Herkesin Paris’i farklıdır. Dünyanın en turistik şehridir. Seveni kadar sevmeyeni vardır.
Bana neden Paris’i bu kadar sevdiğimi sorarlar zaman zaman. Çoğuna göre Paris çok kirliymiş, çok kalabalıkmış, eski Paris değilmiş…
Bilmedikleri şu ki, ben oraya her gidişimde o cildi yırtılmış, yaprakları sararmış Sefiller’i, babamdan kalan hatırayı, babamı buluyordum.
Babam hastalığından dolayı benle hiç zaman geçirememişti ama anılarıyla, bana bıraktığı mirasıyla, elime geçen tek bir kitapla beni ben yapmış, benden meraklı bir gezgin çıkarmıştı. Eminim, eğer yaşasaydı, çevresinde olup bitene itiraz eden, başkaldıran, kitaplara düşkün o kasap, iştahlı, şehvetli yolculuklara çıkacak, bilmeye, öğrenmeye doyamayacaktı. Neden erkenden büyüdüğümü de sonradan anladım. Ben aslında babamın bıraktığı yerden devam etmiştim.
Paris’te en iyi yaptığım şey yürümekti. Şimdi sizlerle bu yürüyüşlerimde kaydettiğim binlerce kareden birkaçını burada paylaşıyorum.
Huzurlarınızda baba yadigarı: Paris.

































2009-2016 © Mehmet İlbaysözü
Her hakkı saklıdır. Fotoğraflar ve yazılar, eser sahibinin yazılı izni olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz veya dağıtılamaz.